risk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
risk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2008 Perşembe

İtibar Riski Nasıl Yönetilmeli?

Son günlerde kamuoyu ve medyada sıklıkla tartışılan bazı konular dikkatimi çekiyor. Ankara’nın orta ve uzun vadeli su ihtiyacının karşılanmasına yönelik olarak 2007 de başlatılan ve bu sene içinde tamamlanan Kızılırmak içme suyu temin projesinin, Kızılırmak suyunun yüksek oranda zehirli madde içerdiği iddiası ile sivil toplum örgütlerince gündeme taşınması bunlardan bir tanesi. Diğer bir konu ise ülkemizde üretilen domateslerin yüksek oranda nitrat içerdiği iddiası ile Rusya tarafından yapılan önemli miktarda domates ithalatının Rus yetkili makamlarınca durdurulması. Son olarak dikkat çeken diğer konu ise bazı iç siyasi gelişmeler nedeni ile ülkemizin finansal piyasalarda ve yabancı yatırımcı nezdinde güven kaybına uğraması nedeni ile yatırım portföylerinin ve risk algılamalarının olumsuz yönde etkilenmesi.

Bu üç olayda da dikkati çeken ortak bir nokta var. “İtibar” kavramı… İlkinde bir kamu kurumunun, ikincisinde tarımsal üretim yapan kişi ve şirketlerin, en son olayda da genel olarak bir ülkenin bazı olaylar (tehditler) nedeni ile nasıl itibar riski ile karşı karşıya kalabildiğini görmekteyiz. Bu olayların, yani tehditlerin belirli bir olasılık dahilinde gerçekleşmesi, diğer bir ifade ile riskin realize olması sonucu sistemsel, stratejik, finansal, yasal, itibar veya operasyonel bazı kayıpların olabileceği aşikar. Yani itibar riskinin bir tehdit senaryosuna bağlı olarak gerçekleşmesi sonucu bazı kayıplar yaşanması muhtemel.

Üzerinde durmak istediğim konu ne suyun zehirli madde içermesi, ne domatesin nitrat oranının yüksekliği ne de iç siyasi olumsuzluklar. Bunların gerçekliği veya nedenlerine ilişkin bir çerçeveden değil, mesleki bir perspektiften itibar riski ve itibar riskinin nasıl yönetilmesi gerektiği konularına göz atmak istiyorum. Gerçekten de suyun veya domateslerin insan sağlığına etkilerinden veya iç siyasi tartışmaların yerinde olup olmamasından çok bunların yaratabileceği sonuçlar ve bu sonuçların önceden öngörülüp engellenebileceği gerçeği üzerine odaklanmak gerektiği düşüncesindeyim.

Peki nedir itibar riski? İtibar riski, kamuoyu olumsuz görüşlerinin, kişi, kurum, ülke ve sistemler üzerinde mevcut ve olası etkilerini ifade etmektedir. Kısaca kurumların imaj ve itibarını zarara uğratan risklerdir. Örneğin güven esasına dayalı olarak faaliyet gösteren bankalar için dürüstlük konusundaki kamuoyu görüşü veya kurumun bu yönde sağladığı imaj sahip olunan en değerli aktiflerden biridir. Yine benzer şekilde bir ülkenin dış yatırımcı, borç veren ve ilişkide bulunduğu uluslararası kurumlar nezdindeki itibarı o ülkenin dünya ekonomisi, siyaseti ve sosyal düzeni içindeki konumunu etkilemektedir.

Bu denli önemli olan bir kavram ve bununla ilişkili itibar riskine dair ülkemiz kamu ve özel sektöründe ne denli bir farkındalık var? Bu risk iyi yönetilebiliyor mu? Bu sorulara verilecek cevaplar son günlerde tartışılan ve yukarıda bahsettiğimiz üç olayında açıkça desteklediği gibi olumsuz.

İtibar riskini yönetmek için önce “itibarın” risk altında olduğunun farkında olunması gerekiyor. Yani itibar kaybını önemli bir kayıp gerçekleşmeden fark etmek gerekiyor. Yani kendimiz, kurumumuz ve ülkemiz için söz konusu olan diğer riskler ile birlikte itibar riski ve verebileceği zararları da iyi kavramamız şart. Esasen itibar riskinin yönetimi de diğer risklerin yönetiminden farklılık arz etmiyor. En azından yaklaşım olarak. Elbette ki farklı riskler için farklı risk yönetim stratejileri söz konusu. Ancak ana yaklaşım değişmiyor.

Etkin bir risk yönetimi her zaman risk farkındalığı ve risk yönetimi ihtiyacının en iyi şekilde anlaşılması ile başlıyor. Bu bir kültür ve iletişim meselesi. Burada ülkemiz gerçekleri göz önüne alındığında en önemli görev biz iç denetçilere düşüyor. Farkındalığın oluşturulması ve bu ihtiyacın karşılanmasına yönelik adımların atılmasının teşvik edilmesi bizim görevimiz. Özellikle ülkemizdeki gibi risk ve risk yönetimine aşina olmayan kurumsal yapılarda, farkındalık oluşmasının orta vadeli bir iş olduğu gerçeğinden hareketle, bu çaba zamana bırakılarak diğer aşamaya geçiliyor. Bu aşama risklerin kurum çapında tanımlanması. Yani söz konusu risklerin tespit edilmesi. Yani bir kurumun, proje veya genel olarak ülkenin itibarını tehdit eden veya edebilecek durumların ortaya konması. İşte bu tanımlama farkındalık sürecinin oluşumunu da tetikliyor. Tanımlama aşamasından hemen sonra bu tanımlanmış risklerin ölçülmesi aşaması geliyor. Ölçümleme şu demek. Bu risklerin yaratabileceği etki, yani olası kayıplar ile bu riskin gerçekleşme olasılığının veya bir başka değişle sıklığının tespit edilmesi. Bu ölçüm işlemi nitel veya nicel yöntemler kullanılmak sureti ile belirlenebiliyor. En son aşama ise bu risklerin en ciddi yani yaratabileceği etki ve gerçekleşme olasılığı en yüksek olanından başlayarak en düşük olana dek sıralanması. Bu sıralama bize görece önemli veya çok kritik olan bazı riskleri açıkça görebilme ve bu risklere yönetimde öncelik verme şansı veriyor.

En yüksek riskten en düşüğe göre yapılan sıralama sonucu, bu riskler uygun risk yönetim stratejileri ile yönetilebilir hale geliyor. İşte burada çok geniş bir yelpazede risk yönetim stratejileri mevcut. Risklerin sigorta edilmek sureti ile 3. şahıslara transferi, iş ortaklıkları kurulmak suretiyle paylaşılması, operasyonlara son verilmek suretiyle risklerden kaçınılması veya genelde en yaygın yöntem olarak iç kontroller ve genel bir iç kontrol sistemi tesis edilmek sureti ile kontrol edilmesi bunlardan birkaç tanesi. Bunların her biri belirli bir maliyeti olan ve farklı risk düzeylerinde işe yarayabilecek alternatifler.

En son aşamada ise bu risklerin yönetilmesi sürecinde ve sonrasında bunların ilgili mercilere yani kurumların üst yönetimlerine raporlanması ve bu faaliyetlerin bir bütün olarak bu yönetimlerce izlenmesi gerekiyor. İşte iç denetim birimleri ve iç denetçiler kurum yönetimleri adına bu izleme görevi kapsamında gerçekleştirdikleri sürekli ve periyodik denetimler ile yönetimlere yardımcı oluyorlar. Bu izleme ve raporlama faaliyetleri sonrası geri bildirim mekanizması işleyerek risk yönetim sürecinde bir hata veya eksiklik mevcut ise en başa dönülerek bu hatanın düzeltilmesine imkan sağlıyor.

Bahse konu itibar riskleri de bu şekilde tespit edilmek ve yönetilmek suretiyle yaşanabilecek önemli kayıplar engellenebiliyor. İtibar riskleri özellikle bazı sektörlerde çok önemli. Hızla mali, stratejik ve hatta sistemsel risklere dönüşebilmesi gözden kaçmamalı. Yani medyada çıkan bir haber veya sürdürülen bir tartışma gerçekte oldukça başarılı işler yaptığı bilinen bir kurumu kamuoyu önünde işini iyi yapmama imajı ile veya halkın kafasında bazı şüpheler ile baş başa bırakabiliyor. Çoğu kere bu tür tartışmalar kurumların lehine de sonuçlanabiliyor. Ancak unutulmamalıdır ki bazen itibarınız iade edilse de aynı düzeyde bir güvenin sağlanması mümkün olmuyor. Haklı olsanız da olmasanız da bu böyle. Örneğin, Kızılırmak suyunun tartışılması başta ben olmak üzere pek çok kişinin evinde musluk suyu kullanmamasına yol açtı. Dışarıdan su temin etmek oldukça ciddi bir maliyet teşkil ediyor. Bunun yanı sıra toplum genelinde sağlığa ilişkin yaşanabilecek olumsuzlukların itibar riskinin şiddetini arttırabileceği ve bununla beraber yasal bazı riskleri de ortaya çıkarabileceği ortada. Çevremizde, Rusya tarafından sağlığa zararlı nitrat maddesi taşıdığı iddiası ile ithali durdurulan ve bu nedenle çoğu yerli pazara verilen domatesleri asla çocuklarına yedirmeyeceğini söyleyen insanlar görüyor, duyuyoruz. Bu domateslerin yerli pazarda da talep sıkıntısı yaşayabileceğini, dolayısı ile üreticimiz açısından mali bir riske dönüşerek mali bir kaybı beraberinde getirdiğini söylemek mümkün. Tabi sağlıkla ilgili durum burada da geçerli olacaktır. Öte yandan belki de en önemli itibar riski bir ülke için söz konusu olan itibar riskidir. En önemli itibar kaybı bir ülkenin yaşayabileceği kayıptır. Çünkü toplumun tamamına sirayet eder. Daha da kötüsü gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi sistemsel bir boyut kazanabilir. Yani sistemsel (sistemik) riske dönüşebilir. Musluk suyu içmek veya domates yemekten kaçınmak mümkün olabilir ancak o ülkede yaşıyorsanız ve yaşamaya devam edecekseniz o ülkeye dair sistemsel risklerden kaçınmanız maalesef mümkün değildir. İşte son iç siyasi tartışma ve gelişmeler de itibar riskinin ve dönüşmesi halinde sistemsel bir riskin gerçekleşmesine yönelik tehditler olarak görülebilir. Bu riskin gerçekleşmesi halinde ülkenin tüm makro dengeleri yıkılabilecek, sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasi tüm yapılar da bundan etkilenecektir. Böylesi bir riskin 2001 yılında gerçekleştiğine ve yarattığı etkiye milletçe şahit olmuştuk.

İtibar riskini ve diğer tüm riskleri ciddiye almak ve yukarıda bahsedilen tanımla-yönet-izle döngüsü dahilinde etkin bir şekilde ele almak hayati önem taşımaktadır.

Su ile ilgili tartışmalara muhatap olan kurumumuz ve diğer tüm özel ve kamu kurumları, üreticilerimiz ve genel olarak ülkemiz bu ve benzeri itibar riskleri ile bundan sonra da sürekli karşılaşacaktır. Bu ne ilk ne de son riske maruz kalmadır. Bu nedenle ülkemiz genelinde risk farkındalığının artırılması ve sağlıklı risk yönetim yapılarının kurulması elzemdir.

Bu gereğin yerine getirilmesi amacı ile kamuda atılmakta olan adım, yani iç denetim faaliyeti oluşturulması ve kamuda iç denetim sistemine geçilmesi çok büyük bir devrim niteliğindedir. Bunu iç denetçilerin teşvik ve rehberlik edeceği bir risk yönetim faaliyetinin kurulması aşaması izleyecektir. İşte bu aşamalar risklerin daha etkin yönetilmesi ve kayıpların azaltılması açısından hayati önem taşımaktadır.

Not: Genel olarak yukarıda bahsi geçen olayları göz önüne alarak; ilgili kurumun gerekli önlemleri almış olduğu ve alacağına, domateslerimizin büyük bölümünün sağlığı ciddi boyutlarda tehdit edecek kimyasal madde içermediğine ve içerenlerin de ivedilikle imha edileceğine inanmak istiyor ve ülkemizin pek çok kere uluslararası arenada haksız ve dayanaksız biçimde itibar kaybına uğratılmakta olduğunu düşünüyorum.

Ancak bu inanış, itibar riskinin etkin bir biçimde ve “reaktif değil” proaktif biçimde yönetilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmemektedir.

30 Ocak 2008 Çarşamba

Bir kurumun tepe yöneticisinin bakış açısından iç denetim: Bölüm 4

Yönetim Kurulu Başkanı Bay T’nin benden istediği iç denetim sunumunu iç denetim birimindeki 3 arkadaşımız ile birlikte hazırladık. Eski bir iç denetçi olmam dolayısı ile bu konuda hatırı sayılır bilgiye sahip olmama rağmen sunumu üç denetçi arkadaşımdan en tecrübeli olanı olan Bay E nin yapmasını istemiştim. Bay E ye çok teknik bir sunum yapmamasını, konuyu basit bir dille anlatması gerektiğini söyledim. Yönetim Kurulu Üyelerinin iç denetim ile ilgili sağdan soldan duydukları dışında bilgisi yoktu. İç denetimin ne olduğunu ve ne fayda sağlayacağını herkesin anlayacağı şekilde anlatmalıydık. Ancak elbette bu kolay bir iş değildi. Meslek dışından gelen, meslek tecrübesi olmayan veya daha önce iç denetçiler ile çalışmamış kişilere iç denetimi anlatmak ciddi zorlukları olan bir işti. Ancak bir o kadar da önemliydi. Denetim birimlerinde çalışırken iç denetim ve iç denetim kavramları üzerinde önce denetim birimi içinde, sonra çalıştığımız kurum içinde ve nihayetinde de iç denetim camiası ile hemfikir olmamız gerektiğini savunurdum. Bir kavramdan tüm ilgili taraflar aynı şeyi anlamalı, aynı anlamı çıkarmalıydı. Bu nedenle de teknik ifadelerden ziyade somut örnekler ile iç denetimi anlatmak, kafalarda yer edinmesini sağlamak gerekecekti. İç denetim ekibimiz ve ben sıkı bir hazırlık dönemi sonucu yönetim kurulunun karşısına çıkmaya hazırlanmıştık. Benim önerimle yönetim kuruluna ek olarak üst düzey diğer yönetici arkadaşlarımızın da brifinge katılımları sağlanarak herkes için uygun bir zamanda iç denetim tanıtım sunumumuzu gerçekleştirdik.
Sunuma iç denetimin genel kabul görmüş tanımı ile başlamıştık:
İç denetim, bir kurumun faaliyetlerini geliştirmek ve onlara değer katmak amacını güden bağımsız ve objektif bir güvence ve danışmanlık faaliyetidir. İç denetim, kurumun risk yönetim, kontrol ve yönetişim süreçlerinin etkinliğini değerlendirmek ve geliştirmek amacına yönelik sistemli ve disiplinli bir yaklaşım getirerek kurumun amaçlarına ulaşmasına yardımcı olur
Bu tanımı paylaştıktan sonra bu tanımın üzerinde durmaya karar vermiştik. Zaten sunum sırasında Yönetim Kurulu Üyelerinden peşi sıra sorular gelmeye başlamıştı. Sorularda risk yönetimi, iç kontrol, yönetişim, sistemli, disiplinli, süreç gibi kavramların ne anlama geldiği sorulmuştu. Bu sorular ve sunum sırasında verdiğimiz cevaplar şu şekildeydi:
Soru: Risk Nedir? Risk Yönetimi Nedir?
Risk bir kurum, birim veya faaliyetin hedeflerine ulaşmasını engellemeye yönelik bir tehdit içeren potansiyel sonuçlardır. Yani riskler hedefleri ulaşmayı engeller. Risk Yönetimi ise, bir kurumun karşı karşıya olduğu risklerin tanımlanması, ölçümlendirilmesi ve önceliklendirilmesi (yani risk değerlendirmesi) sonrası başlayan, bu risklere yönelik tedbirlerin alınması ile devam eden ve nihayetinde de bu risklerin sürekli olarak takibi ve mevcut tedbirlerin etkinliğinin değerlendirilmesi ile sona eren bir süreçtir.
Kurum içi ve dışında kurumu ilgilendiren riskler belirlendikten sonra, bu riskler bir önem ve öncelik sırasına sokulmak üzere ölçülür, yani puanlanır. Tüm bu işlemlere de “risk değerlendirmesi” işlemi denir. Ardından belirlenen bu riskler tek tek veya gruplar halinde ele alınmak sureti ile bunları etkisiz hale getirmeye yönelik “risk yönetim” stratejileri geliştirilir. Kısaca risk yönetimini kurum çapında “risk avcılığı” olarak tanımlamak mümkündür. Avlanacak olan hedefler tespit edilir. Öncelik sırasına konur. Nişan alınır ve hedefler bu sıraya göre vurulur. İşte hedeflerin belirlenip öncelik sırasına koyulması “risk değerlendirmesi” vurulması esnasında kullandığımız tüm teknik ve araçlar “risk yönetimi” olarak ifade edilebilir.
Soru: Riske birkaç örnek verebilir misiniz?
Örneğin, şirketimiz boya üretiyor. Ürettiğimiz boyaların içinde sağlığa zarar veren bir madde bulunması nedeni ile insanların zarar görmesi hukuki sonuçlar ile itibar sorunlara yol açabilir.
Burada ürettiğimiz boyaların içinde sağlığa zararlı madde bulunması bir “tehdit” olarak nitelendirilir. Bu tehditin gerçekleşmesi, yani bu maddelerin üretimde kullanılması ise bir “sonuç” a yol açabilir. Bu sonuç insanların zarar görmesi nedeni ile hakkımızda dava açılması ve kamuoyundaki imajımızın zedelenmesidir. İşte bu iki sonuç sırasıyla yasal risk ve itibar riskleridir.
Risk etki ve olasılık kavramları ile ölçülür. Olasılık riskin gerçekleşme sıklığı veya ihtimali, etki ise yol açacağı zararın boyutudur. Örneğimize dönersek, var olan bir tehdit gerçekleşmesi halinde, iki sonuca yol açmaktadır. Dolayısı ile iki risk söz konusudur. Hukuki riskin gerçekleşmesi sonucu maddi kayıplarımız riskin etki boyutunu, bu tip bir tehdit nedeni ile riskin gerçekleşme ihtimali de olasılık boyutuna işaret eder. Benzer şekilde itibar kaybı nedeniyle satışlardaki ve hisse değerlerindeki düşüş de söz konusu itibar riskin maddi bir etkisidir.
Bir riskin gerçekleşmesi için mutlaka bir hedefe ulaşmayı engelleyecek bir tehditin belirli bir olasılık dahilinde gerçekleşmesi ve belirli bir etki yaratması gerekmektedir. Yani örneğe dönersek zararlı maddelerin tedarikçilerde satılıyor olması bir tehdit değildir. Bizim bu maddeleri alarak üretimde kullanmamız bir “tehdit” oluşturmaktadır.
Etkiyi ölçmek olasılığı ölçmekten kolaydır. Olasılığı sağlıklı bir şekilde ölçmek çoğu zaman mümkün değildir. Bu nedenle olasılıklar belirli ölçüde subjektif değerlendirmelere tabidir.
Risk Yönetim Stratejileri Neler Olabilir?
Risk yönetiminde farklı risklere farklı stratejiler geliştirmek mümkündür. Riskin yapısı ve yaratacağı etki kadar kurumun bu riski yönetmek için ayırabileceği kaynaklar, kurumun risk iştahı, risk kültürü gibi pek çok faktör strateji seçmini yakından etkilemektedir. Riskle ilgili stratejilere bakıldığında genel anlamda riskten kaçınma, riskin transferi, riskin paylaşılması, riskin kabul edilmesi ve riskin kontrol edilmesi gibi alternatifler söz konusudur. Bazı riskler sigorta bedeli karşılığı 3. şahıslara transfer edilirken, bazı riskler olduğu gibi kabul edilebilmektedir. Bazı risklerden kurtulmanın tek yolu o riski almamak yani riski doğuran faaliyete son vermektir. Riskten kaçınma stratejisi budur. Riskin pek çok kere paylaşılması yani doğurabileceği sonucun diğer şahıslarla birlikte karşılanması yolu seçilebilir. Riskin kontrol edilmesi ise genellikle en geçerli ve uygun maliyetli çözüm olup iç kontroller ve iç kontrol sistemi yoluyla risklerin azaltılıp, makul seviyelere indirilmesi anlamı taşır.
Risk Yönetiminden Kim Sorumludur?
Risk yönetimi diğer pek çok yönetim faaliyeti gibi kurumun üst yönetiminin sorumluluğudur. İç denetçiler riskleri bizzat yönetmez. Risk yönetimi ile ilgili kararlar almaz, risk yönetim fonksiyonunu işletmez. İç denetçilerin risk yönetimi ile ilgili sorumluluğu risklerin Yönetim Kurulu adına izlenmesi ve risk yönetim faaliyetinin etkinliğinin değerlendirilmesidir. İç denetçiler kurum için mevcut risklerin kurumun kabul edilebileceği düzeylerde yönetildiğine dair Yönetim Kuruluna makul güvence sağlar.
İç Kontrol Nedir? İç Denetimin İç Kontroller ile ilgili sorumluluğu nedir?
İç kontrol kurumun üst yönetimi ve çalışanlarınca yürütülen, kurumun genel olarak amacına ulaşmasına engel olabilecek riskleri hem stratejik düzeyde hem de iş süreçlerinde azaltmak, makul düzeylere indirmek üzere alınan tedbirlerdir. İç kontrol sistemi veya süreci dediğimizde kurumda var olan tüm iç kontrol faaliyetleri ve tedbirleri akla gelir. Bir kurumun iç kontrol sistemi genel olarak aşağıdaki alanlardaki hedefleri gerçekleştirmek amacıyla tesis edilir:
Operasyonel ve finansal raporlamaların güvenilirliği
Operasyonların etkinlik ve verimliliği
Mevzuat ve düzenlemelere uygunluk

İç denetçilerin iç kontroller ile ilgili yönetsel bir sorumluluğu yoktur. Yani iç kontrol sisteminin kurulması ve yönetilmesi kurum yönetiminin sorumluluğudur. İç denetçiler iç kontrol sisteminin ve sistemi oluşturan iç kontrollerin varlığı ve etkinliğinin değerlendirilmesi ve iç kontrol sisteminin riskleri yönetmede yeterli olduğu noktasında Yönetim Kuruluna makul güvence vermek amacını güder. İç kontroller üretimden pazarlamaya, insan kaynaklarından muhasebeye kadar kurumun tüm birimlerinde var olup, bunların etkinliği bir kurumun amaç ve hedeflerine giden yolda sağlıklı bir şekilde ilerlemesine imkan sağlar. Örneğin, şirketimizin üretim hattında yaşanan bazı operasyonel problemler üretim maliyetlerini, dolayısıyla da ürünün maliyetini ve doğrudan satış fiyatını da etkiler. Satış fiyatı da ürünün pazar payında önemli bir değişkendir. Görüldüğü üzere problemlerin daha kaynağında tespit edilmesi ve bunlara çözümler geliştirilmesi bir şirketin pazar payını etkilemektedir. İç denetimin rolü, Yönetim Kuruluna iç kontrollerin kurumu doğru bir istikamette tuttuğuna dair makul güvence vermektir.
Yönetişim Nedir? İç Denetimin Yönetişim ile ilgili görevleri nelerdir?
Yönetişim veya diğer bir deyişle Kurumsal Yönetim özünde şirketlerin hissedar ve diğer menfaat sahiplerine, yani paydaşlarına en yüksek yararı sağlayacak biçimde yönetilmelerini amaçlayan bir yönetim tarzı ve felsefesidir. Son birkaç yıl içinde yaşanan ve büyük yankılar uyandıran şirket skandallarının ana sebebi şirket yönetimlerinin şirketleri asıl hak sahibi olan hissedarların yararına değil, kendi bireysel çıkarları doğrultusunda yönetmeleriydi. İşte bizim şirketimizde de benzer bir durumun yaşanmaması amacıyla yöneticilerin performansları ve faaliyetlerinin denetlenmesi, yöneticileri bu tür davranmaktan alıkoymaya yönelik gözetim mekanizmalarının kurulması önem taşımaktadır. İşte iç denetimin kurumsal yönetim ile ilgili görev ve sorumlulukları burada devreye girmektedir. İç denetim operasyonel faaliyetler ile yönetsel faaliyetleri risk odaklı bir yaklaşım ile denetleyerek, yönetimin şirketi belirlenmiş amaç ve hedefler doğrultusunda yönettiğine dair Yönetim Kuruluna makul güvence sağlar. Ayrıca iç denetçiler Kurumsal Yönetim ilkeleri olan şeffaflık, sorumluluk, hesap verilebilirlik ve adillik ilkelerini kurum genelinde yaymak, desteklemek ve tanıtmak misyonuna da sahiptir.
Neden Yönetim Kurulu? Risk Yönetimi, İç Kontrol ve Yönetişim süreçleri ile ilgili bizim sorumluluklarımız nelerdir?
Yönetim Kurulları, hissedarlar tarafından onların haklarını korumak ve şirketi hissedarlara en fazla fayda sağlayacak biçimde yönetmelerini sağlamak amacı ile teşkil olunmuş yapılardır. Hissedarların bir kısmı bizim şirketimizde olduğu gibi aynı zamanda yönetim kurulunda da olabilir. Ancak bazı şirketler halka açılmakta veya yabancı ortak almaktadır. Bu durumda hem bu yeni hissedarların hem de eski hissedarların haklarını korumak amacı ile şirketi yöneten profesyonel yöneticiler üzerinde bir kontrol mekanizmasına ihtiyaç duyulur. İç ve dış denetim bu bağlamda önemli araçlardır. İşte bu kontrol mekanizmalarını sağlamak da Yönetim Kurulunun sorumluluğudur. Bunun haricinde şirketin hissedarlara maksimum fayda sağlayacak biçimde yönetilmesi için öncelikle kurum yönetiminin buna yönelik amaç ve hedefleri olması, sonra da bu amaçlara dönük risklerini iyi yönetmesi gerekmektedir. Burada risk yönetimi ve iç kontrol süreçlerinin sağlıklı olması önem taşır. Bu sistemlerin sağlıklı olup olmadığına dair güvenceyi Yönetim Kuruluna iç denetçiler sağlar. Ayrıca tüm dünyada Yönetimin seçilmesi ve performansının izlenmesi elbette ki Yönetim Kurulunun sorumluluğundadır.
Ancak bazı kurumlarda Yönetim Kurullarının ağır iş yükü ve daha farklı stratejik boyutlu işlerin takipçisi olmaları nedeniyle, yukarıdaki yönetişim, risk ve iç kontrollere ilişkin izleme ve değerlendirme görevlerini kendi içlerinden veya dışarıdan uygun adaylar arasından seçtikleri, bu kişilerce oluşturulan farklı organlara delege ettikleri görülmektedir. En iyi uygulamalarda, Denetim Komitesi olarak bilinen bu kurullar, Yönetim Kurulları adına kurumun bazı yasal düzenlemelere uyumu ile hissedar çıkarlarına uygun hareket edildiğine dair görevler üstlenirler. İç denetim birimleri de fonksiyonel olarak bu kurullara raporlama yapar. Bu kurullar kurum yönetim kuruluna bağlı olarak, ancak kurum üst yönetiminden bağımsız görev yapmaktadır.Tüm bu soruların ardından yeni sorular geleceğini biliyorduk. Ancak Yönetim Kurulu üyelerimiz brifingimizin bu ilk bölümünden fayda sağlamış gözüküyordu. Bu da brifing sırasında bizleri motive etmişti. Bir sevindirici gelişme de gerek yönetim kurulu üyeleri, gerekse de yönetim ekibinin kurumsal yönetim, risk yönetimi ve iç kontrol kavramları ile bu kavramlara ilişkin görev ve sorumluluklarını daha iyi kavramaları idi. Brifingin ikinci kısmı öncesi verdiğimiz kısa ara boyunca da bu kavramlar ile ilgili tartışmaya devam etmemiz, konuya gösterilen ilgiyi göstermekteydi.
(devamı var…)